Kapat
Hüzün ve Yalnızlık Resimleri

“Ölüme nişanlıydım dünyaya geldiğimde
Annem babam mutlu, bende gözyaşı..”

Diye başlıyor bir şarkının sözleri.. Ağır bir giriş mi yaptım? Okuyucuya karamsar bir yazı imajı vermeyelim şimdi..

Dünyaya geldin.. Emzikli, bezli yıllarını hatırlayamazsın, geçelim.. İlköğretime başlaman ile bitirmen bir olduğu için o kısımları da atlıyorum. Hayır! Esasında atlanmayacak kısım burası. Hep atladığımız için böyle oldu. İlkokul; melek gibi çocukların, henüz sınırları çizilmemiş zehir gibi beyinlerin, bir devlet memuruna emanet edildiği, zümrelere bölünmüş beton binanın adıdır. Çocukların ufku burada çizilir, hayaller burada şekillenir, arkadaşlığı öğrenmek burada başlar. Bunun için burayı atlamayalım. Mesajı verdim.. Yazıya devam..

Eğitim Sistemi Hataları

İyi bir lise kazanmak için geceni gündüzüne kattın.. Kazandın.. Bitirdin.. Başarılı çocuk! Helal olsun.. Sıra geldi üniversite sınavlarına.. İyi bir üniversite kazanmak için çok ama çok çalıştın.. Çalışmalıydın çünkü “Geleceğini bu sınav belirleyecek” baskılarına maruz kalmıştın. Sınava girdin, iyi bir üniversite kazandın. Bölüm seçimi yaparken “Hangi bölüm bana göre? Benim mesleğim ne olmalı? Hangi işi yaparsam severek yaparım, çalıştıkça mutlu olurum” sorularını kendine hiç sormadın. “Büyüyünce doktor olucam, polis olucam, hakim olucam” diyen çocuklar kadar olamadın. Hangi sektör iş konusunda garantiyse onu seçtin. Çünkü çevre baskısı ve gelecek kaygısı bunu gerektiriyordu. Yıllar sonra “Şimdiki kafam olsa…” şeklinde başlayan cümleleri çokça söyleyeceksin tabii ama neyse devam edelim.. En iyi ihtimalden gidelim; üniversiteyi takılmadan bitirdin, altta ders yok diye seviniyorsun. Üst derslerden, diplomandan daha değerli olan ömründen, ‘kendinden’ habersiz (derinden mesajlar).. Erkek isen askerlik, kız isen çeyiz planları ッ. Geçtik bu kısmı.. İş hayatına atıldın.. Bak “atıldın” diyorum. Ballı birisin, sağlam şirkette iş buldun. Maaş iyi.. Sigorta var.. Akraba ve arkadaşlar senden övgüyle bahsediyor.. Her şey yolunda.. Senin dışında herkese göre böyle.. Ya sen?.. Neyse devam edelim..

Maaşlar düzenli yatıyor. Şirketin servisi seni evinin önünden alıp, her akşam aynı saatte yine evine bırakıyor. Sabahları bir saatlik şehir trafiği, akşamları iki saatini yiyor. Günde üç saat, haftada 15 saat.. Bu hesaba girmeyelim.. Birbirimizi üzmeyelim.. Hafta sonları çalışmadığın için yatış.. Harbi ballı insansın.. Akşam 5 dedi mi paydos.. Memur gibi maşallah. Bak memur ve maşallah aynı cümlede. Memur ve Maşallah.. Neden? Garanti iş.. Gelecek kaygısı yok.. İş belli.. Kafa rahat.. Oh mis.. Bunlarla tatmin oluyoruz!

Sıradan Hayatlar

Derken düğün dernek işlerine girdin. Sağlam masraflar ettin. Borca harca girdin. Ev kiraladın.. Ama öyle sıradan bir ev değil.. Lüks semt olacak, lüks site olacak.. Sitenin aidatına verdiğin parayla bir ev daha kiralarsın.. Öyle böyle site değil… Havuzu, saunası bile var. Ama havuzun yerini bile bilmiyorsun. Olsun, böyle bir sitede oturuyorsun.. Neyse.. Sonra çocuklar oldu. Son sürat büyüdüler.. Okullar, sınavlar, askerlik, düğünler vs…

Ve hayatının nirvanası emekliliğin geldi. Hazır maaşın yatıyor. Gelecek kaygısı yok. Stres yok.. Yıllarca ertelediğin zamanlara ulaştın. Şimdi tam vakti! Ama bir dakika.. Kan dolaşımın yavaşlamış. Heyecanın azalmış.. Hayallerin sınırlanmış.. Arzular, istekler, hobiler, fobiler vs, kafa yapın çok değişmiş. Torunlarla oynamak en atraksiyonlu faaliyetin olmuş.. Övgüler devam ediyor aslında.. Bu kısımda sorun yok.. Akraba ve arkadaşlar sürekli senden söz ediyor. Bıkmadılar, usanmadılar.. Eee sorunun ne birader? Erteleyip durduğun hayatlar bu zamanlar değil miymiş? Yıllarca övülen biri oldun ama kendi dünyanda kendinle baş başa kalınca övülecek bir şeyin olmadığını mı fark ettin? Yolun çoğunu gittiğini ve kalan yolun çakıl taşlarıyla döşeli olduğunu mu gördün? “Evet” diyorsan öyle değil be emekli amca/teyze. Çakıl taşları dediğimiz, kendi ellerimizle kendi yollarımıza döktüğümüz gelecek kaygılarıdır. Daha önce harika bir hayat yaşama kaygın ve emeklilik planlarınla bitirdiğin gençlik yıllarını, şimdi de ecel kaygısı ve geçmiş pişmanlıklarla yiyeceksin. Yanlış başladığın yola yanlış devam edeceksin. Hele bir dur sakinleş.. Geleceğim sana.. Bende kal.. 😉

Pişmanlık ve Zaman

“Yahu ben patronum.. Bunları ancak gülerek okurum. İşçi sınıfı düşünsün.. İşçi, yüksek maaş alsa da işçidir, modern köledir. İşi hayatını tutsak eder. Aldığı maaşıyla gelecek kaygısı planlarında boğulur gider. Patronuna daha çok bağlanır.” mı diyorsun? Ama sen de işçilere mahkumsun. İşçiler olmadan ne yapabilirsin? Yani sen de patron ya da zengin olarak özgür değilsin. İşçinin sana olan ihtiyacı kadar senin de insan emeğine ihtiyacın var. Parasal anlamda da özgürlüğün sınırlıdır. Kiraya verdiğin daire, arsa ve iş yerlerini başkaları kullanır. Servetini ve kira gelirlerini banka kullanır. Bankadaki paranı bileşik faize koydun diye seviniyorsun ama o faizi bile banka kullanır. Yılda birkaç kere gittiğin yazlığını hizmetçi, bahçıvan, görevli (her kimse) kullanır. Ama emeklilik çağına geldiğinde, senin de kan dolaşımın yavaşlar, senin de o hırs ve heyecanın biter, hayallerin sınırlanır, tutkuların kalmaz.. Seni ve servetini övenler tabii ki devam ederler övmeye.. Ama sen artık bunlardan etkilenmezsin. Çünkü paranın eceli ertelemediğini görürsün. Patron! Yol yakınken gel bir konuşalım..

Ama önce fakir kardeşimize gelelim.

“İyi de bunlar hep başarılı insanlar, iyi örnekler.. Hayatın gerçekleri de var.. Biz aç karnımızı doyurma derdindeyiz” diye söylenen fakir okuyucu kardeşim. Bak bu yazıda bile üçüncü sıradasın. Hayat seni dışlamış ben ne yapayım ツ. Şaka tabi.. Senin de dediğin gibi, gerçek sensin.. Hayatın gerçeğini ancak sen idrak edebilirsin. Fakirlik krallıktır (konu derin).

Önce şunu belirteyim.. Senin de eline üç beş kuruş geçsin diğerlerinden farkın olmaz. Ama yine de, mevcut duruma göre konuşalım.

İnsan neyin planını yapar? Maslow’un temel ihtiyaçlar hiyerarşisinde bahsettiği estetiğin mi, güvenliğin mi, fizyolojik ihtiyaçların mı? Yoksa bilme ihtiyacı ya da saygınlık ihtiyacı için mi plan yapar? Cevap “Fizyolojik ihtiyaçlar” ise, temel yaşam ihtiyaçlarımız o kadar sınırlıdır ki oturup düşünsek şaşarız buna. İhtiyaçlarla ihtirasları karıştırıyoruz sanki! Kendi düşüncemi belirteyim.. Cüzi temel ihtiyaçlardan sonra ne varsa ihtirastır. Ve bu ihtirasların sonu yoktur. Dolayısı ile insan kendisine bir sınır koymadıkça, tatmin olamadan ömrünü tüketmeye mahkumdur. Peki sağlam bir servet sahibi biri kendine bu sınırı çizebilir mi? Çok zor..  Çizemez demiyorum. Zor diyorum. Kelimelerimi kafanıza göre yorumlamayın. ツ

Yani demem o ki; sınırsız isteklerini, benliğini, egosunu, nefsini (artık ne derseniz) sınırlayan insan kendisinin hükümdarı olur. Aksi halde istek ve tutkularının kölesi olarak harcanır gider.

Paranın Kölesi Olmak

Senin için yazıyorum bunları Allah’ın fakiri.. Senin sınırın, kaderinde senin için çizilmiş zaten. Sen doğuştan hükümdarsın. Mutluluk; doğuştan gelen, anne babandan alamayacağın bir miras olarak hesabına yazılmış. Sen ise bu mirasın varlığından bile haberdar değilsin.

Şimdi konumuza geri dönelim..

Herkesin bir tutkusu var. O tutkunun beklentisi çok yüksek olur her zaman. Beklenti 10 puan diyelim, yaşanılan haz 5 puandır. Hadi olsun 6.. Hayaller hep yüksekten uçar. Ve o 5 puan da zamanla erir. Tutku ve tatmin olma ilişkisi böyledir. Örnek: Bir araba hayalin var.. Çocukluktan beri düşlüyorsun. 20 yıl hayalini kurdun. Gün geldi o araca sahip oldun. O gün çok mutlu oldun. Ertesi gün de devam etti diyelim. Hadi bir hafta da benden olsun. Sonra? Sonrası stabil.. Hayatındaki diğer nesneler listesinde yerini alır. Halbuki 20 yıllık bir tutkuydu..

Yaz gelsin falanca yere gideceğim tatile.. Yaz geldi ve gitmek nasip oldu. Dediğin yere varınca hayallerindeki kadar etkilenmediğini görürsün.

Alex de Souza kitabında, Zico’nun kendisi için büyük bir idol olduğunu yazıyor. Zico’nun Fenerbahçe’ye teknik direktör olacağını duyunca kendisini bir rüyada sanıyor. Derken Zico takımın başına geçince Alex: “Gördüm ki etten kemikten bizim gibi bir insan” diyor. Halbuki Zico Fenerbahçe’ye gelmeseydi Alex’in zihninde hayaller ötesinde biri olarak kalacaktı.

Hayaller çıtayı çok yüksek tutuyor. Bu oyuna gelmeyin. ツ

Boğazda bir ev hayali.. Falanca şirkette iş hayali.. Aşk hayalleri..

Hepsi için netice aynı.. Hedefe ulaştığınızda göreceksiniz ki tutkunun yeri bir başkaymış.

“Umarım bir gün herkes zengin ve ünlü olur. Hayal ettikleri her şeye kavuşur ve böylece asıl cevabın bu olmadığını anlarlar.”

Jim Carrey – Aktör

Ya aşkına ulaşamamış mecnun ne olacak?

Seni şöyle alalım kardeş.. Senin yerin başka.. O aşk seninle beraber yaşayacak. O tutku hiç ölmeyecek merak etme.. Sen aşkı kaybetmekten değil, aşka sahip olmaktan kork. Zira o zaman o aşkı büsbütün kaybedeceksin. Çünkü sen ‘Aşk’ın kendisine aşıksın. Sezen Aksu boşuna “Aşka vurgunum ben” demiyordur herhalde ツ ..

Tabi sen şimdi kederle boğulurken “Ben neymişim be” diyorsun. Yakışır.. Aşk sende.. Sen aşksın.

Aşk dedik ama, her adımda, her noktada, zamanın her perdesinde olay bu.. Gelecek kaygısı ve sahip olma hırsı her level atladığında gelişir ve güçlenir. Sonunda ruhunu esir alır… Sahip oldun.. Bir şey çıkmadı.. Hevesin bitti.. Sonra bir başka tutku.. Arkasından yine yeni bir tutku daha.. Netice; kariyer sahibi emekli amca/teyze, zengin patron, memur ve fakir aynı noktada buluşurlar. Bunun için yazımın bu kısmı hepsiyle/hepimizle ilgili..

Asırlar önce mağaralarda yaşamış, sıfır varlıklı atalarımızın günümüz insanlarından daha mutlu olduğu belirtiliyor. Teknoloji nimetlerine sahip değillerdi.. Evleri, arabaları yoktu.. Kışın soğuk günlerinde yanan petekleri yoktu.. Musluklarından akan sıcak suları yoktu.. Hızlı trenlere, uçaklara, akıllı telefonlara, yapay zekaya, internete falan hiç girmeyelim… O zamanın insanlarında mutluluk hormonları daha fazla gelişiyormuş!

‘Gelişim’, ’21. Yüzyıl’, ‘Çağ’ gibi kavramları ne için kullanıyoruz sahi? Nasıl bir gelişimden bahsediyoruz?

Bilimin ilerlemesinin en belirgin iki sonucu var.

1) Tabiatın yok olması.
2) Savaş teknolojilerinin artması.

İkisinin sonucunda da canlılar ölüyor/ölecek. Bilime falan karşı değilim ama bilim insanlarının bize sundukları dünya ortada. Betonlarla çevrili, zümrelere bölünmüş, okullarda yetişen bilim insanlarının dünyasından bahsediyorum.

Hayatta ilimden önce gelen bir konumuz var: Şuur ve ahlak. Biz okulları tuğla, kiremit ve betonlarla tamamlayıp, çocukların başına da bir memur atadık. Sonra onlara bilimi ezberlettik. Bu ezberledikleri şeylerden onları imtihan ettik.. En iyi ezberleyen öğrenci en başarılı oldu. Sonra çocuklar ‘bilme’nin bundan ibaret olduğunu öğrendiler/sandılar. Tabiatı, tabiatın kurallarını, kendilerini öğrenemediler.

Çocukların her şeyi bilmelerine çabaladık ama Yunus Emre’nin “Kendini bil” dersini unuttuk. Hep dış dünyayı öğrettik. Böyle öğretildik. Bütün planları dış dünya üzerine kurduk. Kendimizi bilemediğimiz için, tutkularımızın ya da endişelerimizin esiri olduk.

Gelecek kaygıları bugünün, tutkular yarınların tadını bozar. Mazinin kötü anıları huzurumuzu kaçırır, güzel anılar abartılırsa gereksiz bir takıntıya dönüşür. Böylece insan gelecek ve geçmişteki hayal dünyasında boğulur kalır. Yaşadığı anın farkında bile olmaz. Bugün farkında olmadığı günleri yarın pişmanlıkla ya da özlemle anar, kendine yeni bir dert edinir.

Sanatçı Oğuz Aksaç bir röportajında, “Oğuz Aksaç kimdir?” sorusuna cevap olarak kendini çok güzel tanımlıyor:

“Hayatın sunduğu her şeye mutlu olan, o günün dünyanın en güzel günü olduğunu düşünen.. O gün bitip ertesi güne geçince, dününe ihanet edip, yeni günün dünyanın en güzel günü olduğuna inanan biri..”

Geçmiş ve gelecek hayaldir. Gerçek olan yaşadığımız andır. Huzurun kaynağı dış dünyada sahip olunanlar değil, yaşadıklarımız/yaşattıklarımızdır. Yaşattığımız kadar yaşıyor oluyoruz. İlminden kimsenin faydalanmadığı bir öğretmen, öğretmen midir? İlmini paylaştığında ilim sahibi olur. Varlığımızı paylaştığımız kadar zenginiz. Mutlu ettiğimiz kadar mutluyuz.

Artık hayallerini erteleyip tutkular içinde boğulma! İmkanlar dahilinde bir yerlerden, bir şeylerden başla! Blog mu açacaksın? Yazılım ya da bir program mı öğreneceksin? Yabancı dil mi öğrenmek istiyorsun? Bir ürün yada hizmet mi üreteceksin? Neden erteliyorsun?

Kendine güven.. Kendini inan.. Ama daha da önce “Kendini bil”.

An’ı kaçırma..

# Editör / Gezi Hocası

Gezi Hocası

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir