Kapat
And Dağları Kamp

Her ne kadar doğa aşığı bir insan olsam da, doğadaki minik canlılarla bir türlü barışamadım! Bu hayvanlara dair korkumun temeli alerjime mi yoksa trajik bir çocukluk anıma mı dayanıyor bilmiyorum. Ancak dostlarımın “Yahu küçücük böcekten korkuyorsun da nasıl kamp yapacaksın!” sözlerini “Haklısın” gibi kısa bir kelimeyle ve hem de konuyu çok uzatmamak adına cevaplayıp, çadırlanıp, matlandım.. Evet! Bu fobime rağmen seyahat etmek, kamp yapmak benim damarlarımda geziyor. Ben sabit bir evde yaşayamıyorum. Olmuyor işte! Kamp yapmak bir çok insan için doğanın içinde huzurlu bir deneyim iken benim için survivor olarak başladı, 2-3 kereden sonra zevke dönüştü.. Sonra bağımlılık oldu. Ha hala çadırımın içinde böcek var mı diye kontrol ettiriyorum bir korkusuza o ayrı. 😀

Ertesi gün Calama’ya uçacağımız için Banos Colinas’a gitme konusunda çok kararsızdım. Halihazırda Şili’nin değişken havasında sersemlemişken ve gezinin zorlu etapları başlarken, kamp fantezisiyle hasta olmak istemiyordum. Fakat bu teklif reddedilemeyecek kadar güzeldi, ayrıca oraya daha sonra gidilecek vakit yoktu. Olsa bile tek başıma gitmem mümkün değildi. Çünkü Banos Colinas, Santiago’ya bir kaç saat uzaklıkta bulunuyor. Üstelik çok yüksek ve soğuk..

Yol gerçekten çok meşakkatliydi.. Arkadaşımın ailesi burayı evlilik yıl dönümlerinde bile gelecek kadar sevip sık sık geldiklerinden, direktif ve yönlendirme konusunda çok iyilerdi. Onların burayı defalarca anlatmaları sayesinde, gelmiş kadar olmuştum. Arazi şartlarına hiç uygun olmayan arabamızla buraya ulaştık! Bir saati jilet gibi asfaltta, kalan 2 saati hiçbir işaret olmayan tali yolda geçen, meşakkatli yolculukla ulaşılan şifalı bir kaplıca! Yolda keçileri, tavukları ve atlarıyla göçebe çadırında yaşayan insanlarla karşılaştık. İspanyolca anlamamaktan mütevellit sohbet edemedim. Lakin çokça övülen keçi peynirlerini tatma ve yaşamlarını gözlemleme fırsatı buldum..

Banos Colinas Kaplıca Suları

Banos Colinas’a vardığımızda güneş batmak üzereydi ancak hava oldukça sıcaktı, o yüzden termal havuz pek mantıklı gelmedi. Zaten yeterince sıcaktan bunalmıştık. Bir de üstüne kaynar sulara girmek olmazdı. Termal havuzdan önce bir trekking yapıp, etrafı keşfedelim dedik! İlk işimiz çadırları kurmak, arabayı boşaltmak oldu. Ardından hedefimiz geldiğimiz vadinin karşı tarafında dağlardan dökülen şelaleydi, ileri!

And dağları inanılmaz bir coğrafi yapıya sahip.. Hayatımda dağlara hiç ilgi duymayan beni bile çokça heyecanlandırdı.. O zaman karar verdim: And dağları büyülü. Büyülenmiştim! Zengin mineral yapısından dolayı gördüğüm renkler, taşların içinde bitmiş çiçekler, volkanik geçmişten gelen dokular, her şey ama her şey inanılmazdı.. Doğanın ezici güzelliği karşısında kendimi minicik hissettim.. Gün batımını izlemek için kaplıcalara döndüğümüzde dünyayı çoktan boş vermiştim.. Evet, o yorgunluğun üzerine kaplıcalar çok çok iyi geldi.

Yaz aylarının gündüz sıcağı, güneşin gitmesiyle korkunç bir soğuğa dönüşmüştü.. Arkadaşımın annesi beni soğuktan korumak için bin tane eşya getirmişti, lakin çömez kampçılık hallerim “Her şey iyi, güzel, hoş da bu gece kesin donarak öleceğiz” diyordu.. Tuvalet kamp alanına 300-400 m. uzakta ve yolu aşırı engebeli olduğu için gece mümkün olduğunca az su içtim, dualar okudum, yattım ama kabul olmadı.. Sabaha karşı tuvalete gitmem gerekti.. 🙂 Kabus gibi.. Uyku tulumları ile neden tuvalete gidilmez? Buna göre bir uyku tulumu yapılması lazım. Acil! Kampçılar anlamıştır benim derdimi. 🙂

O soğuk korkusu bana bir an, And dağlarına düşen uçak hikayesini hatırlattı. Hayatta kalanların donmaması gerekiyordu. Üstelik ne çadırları ne de tulumları vardı. Konuyu dağıtmamak adına yazının sonunda bu ürpertici hayatta kalma hikayesini anlatacağım.

Nerede kalmıştık..

Herkes uykunun en derin hallerinde, etrafta ne bir ses ne bir nefes.. Üstümdeki 50 kat şeyi soyup, uyku tulumundan çıktıktan sonra uyumadan önce yanıma koyduğum ancak başkasının ihtiyacı olduğu için almış olduğunu sonradan öğrendiğim el fenerini aramaya başladım.. Ne kadar sessiz olmaya dikkat etsem de 4 kişilik çadırda dip dibe yatıyoruz, sağa dönsen ses, sola dönsen nefes.. Feneri zifiri karanlıkta bulamadığım için çadırın öbür ucunda yatan arkadaşımı uyandırdım. Şükür, fener yanındaydı ama çadır ve şişme yatakların gıcırdamasından uyananların çaktırmadan çıkardıkları uf sesiyle çadırın fermuarını açtım ki ne göreyim?! Apaydınlık bir gökyüzü!

Hayatımın en ama en güzel deneyimlerinden biriydi.. Ayıktım ama rüyada gibiydim.. Tuvalet için uyanmıştım ama kafam dakikalarca gökyüzüne takılı bakakalmıştım.. Bu kadar çok yıldızı hayatımda hiç görmedim! Demin kabus dediğim tuvalet ihtiyacımdan özür diledim. Defalarca teşekkür ettim. 🙂 Kendime geldikten sonra beyhude çaba gösterdiğimin farkında olarak, telefonumla bir kaç kare çektim.. Fotoğraflar bir şeye de benzemedi. Onu da belirteyim. “Efsaneler fotoğrafla çekilmez, yaşanır.” Bu söz de benim olsun. Maalesef size bu deneyimi tarif edecek kelimelerden başka malzemem yok ancak gün olur da yolunuz düşerse asla ama asla gözünüzde yolu büyütmeyin, yanınızda size rehberlik edecek biri yoksa bile benden direktif edinin, atlayın gidin!

Ha böcekler, soğuk, tuvalet mi? O an hepsini unuttum…

Kamp Ateş Yakmak

And dağlarının bazı özellikleri;

  • Güney Amerika And dağlarının ortalama yükseliği 4000 metrelerde. Aynı zamanda dünyanın en uzun sıra dağlarıdır.
  • And dağları o kadar uzundur ki yedi devlete kadar uzanır. And ülkeleri: Venezuela, Kolombiya, Ekvador, Peru, Bolivya, Arjantin ve Şili’dir. Dağların toplam uzunluğu 7 bin km’dir.
  • Latin Amerika And dağlarının en yüksek tepesi 6.962 m. ile Arjantin ve Şili sınırındaki Aconcagua’dır.
  • And dağlarının yaşı 60 milyon yıl olarak tahmin ediliyor.
  • Dünyanın en yüksek göllerinden Titicaca ile Poopo Gölü bu dağların üzerinde bulunuyor.
  • Yer yüzünün en büyük volkanları burada bulunuyor.
  • And dağlarındaki hayvan çeşitliliği çok yüksektir. Yaklaşık 600 memeli türü (% 13 endemik), 1.700’den fazla kuş türü (yaklaşık 1/3 endemik), 600’den fazla sürüngen türü (yaklaşık% 45 endemik) ve yaklaşık 400 balık türü (yaklaşık 1/3 endemik) keşfedilmiş.
  • And dağları 15. yy’da İnka İmparatorluğu’na ev sahipliği yapmıştır. Machu Picchu Antik Kenti bu sıra dağlar üzerindedir.

13 Ekim 1972 And Dağları Uçak Kazası

Her ne kadar gezi notlarımla bir ilgisi olmasa da, yukarıda da bahsettiğim ve aklıma her geldiğinde ürperdiğim uçak kazasından bahsedeyim. And dağları denince akla ilk olarak “13 Ekim 1972 And Dağları Uçak Kazası” geldiğinden bu muazzam tarihi olayı es geçmemek gerektiğini düşünüyorum.

Gerilim Filmi Değil Gerçek Bir Hikaye

Uruguay Hava Kuvvetleri Uçuş 571, 13 Ekim’de And Dağları üzerinden alçak uçuş yaparken kanatlardan biri bulutlarla kapanmış dağın zirvesine çarpar. Uçak kontrolü kaybederek karlarla kaplı dağların arasına düşer. Yolcu sayısı 45 olan uçakta, kaza sonrasında 33 kişi hayatta kalabilmiştir. Kazadan sonra, ertesi gün beş kişi, sekizinci gün bir kişi daha yaralarına yenik düşerek hayatını kaybeder. Geriye 27 kişi kalır ve bu 27 kişi ne bitki örtüsü, ne hayvanın olmadığı bir dağın zirvesinde donarak ölmeden yaşam mücadelesi vermek zorundadır.

Kamp çadırları yoktu.. Buzda yürüyecek kramponları yoktu.. Donmaktan koruyacak giysileri yoktu.. Uyurken giyecekleri uyku tulumları da yoktu… Sadece zirvesinde oldukları buz gibi karlı dağlar ve parçalanmış bir uçaktan geriye kalanlar vardı.

Arama kurtarma çalışmaları devam ediyordu fakat beyaz bulutların arkasında, beyaz dağlar üzerinde, beyaz uçağı arıyorlardı. Hani “Samanlıkta iğne aramak” diye bir tabir var ya.. Aynı onun gibi.. Arama kurtarma çalışmaları umutsuz sonlanmıştı. Yardım ulaşacağını sanan kazazedeler, uçağın radyosundan aldıkları bu haberle büsbütün yıkılmıştı. Umutlar bitmişti! And Dağları’nın zirvesinde hiçbir şeysiz..

Uçakta bulunan çikolata ve bisküvilerle hayatta kalma mücadelesi vermek isteseler de ürünler kısa sürede bitmişti. Hayatta kalmak için bir şeyler yemeleri gerekiyordu. Uçağın koltuklarını parçalayıp, samanlarını yemek istediler. Fakat koltuğun içinden sünger çıkmıştı. Geriye sadece ölü arkadaşları kalmıştı. İlk etapta çok yanlış bir davranış olacağını düşünseler de, hayatta kalabilmek için tek şanslarının bu ölü etlerini yemek olduğunu fark ettiler. Evet! Ölüleri yemeye başladılar.

29 Ekim gecesi kazanın olduğu bölgede büyük bir çığ felaketi yaşandı. Ekipten 8 kişi daha hayatını kaybetmişti.

Ekibin içinden birkaç kişi uçağın kuyruğunu aramaya koyuldu. Eğer valizlere ulaşabilirlerse belki kıyafet ve yiyecek bir şeyler bulabilirlerdi. Her tarafa baktılar. Saatlerce yol gittiler. Nihayet uçağın kuyruğunu buldular. Az da olsa yiyecek ve giyeceğe sahip olmuşlardı. Uçağın içinde bulunan telsizi çalıştırmak için günlerce uğraşsalar da başaramamışlardı.

Ekipten bir kaç kişi, burada kalmanın ölümden başka birşey getirmeyeceğini iddia ederek yola koyuldu. Arayış içine girdiler.. Karlı dağları aşmak için günlerce yürüdüler. Her aştıkları dağın arkasından ucu görünmeyen başka dağlar geliyordu. Pes etmediler.. Zaten başka çareleri de yoktu! Dokuz gün boyunca yürüdüler.. Nehrin kıyısına vardıklarında birkaç köylüye rastladılar. Hayal sandılar ilk önce.. Mucize gibiydi.. Köylüler, kazazedelere beklemelerini söyledi ve oradan kayboldular. Yardım çağırmaya gitmişlerdi.

Kazadan hayatta kalanlar 72 gün sonra kurtarılmıştı. 72 gün gün süren, film ve belgesellere konu olan bir hayat mücadelesi.. Uruguay Hava Kuvvetleri’nin 571 sefer sayılı uçuşu, 13 Ekim 1972 And Dağları uçak kazası ismiyle efsane bir hayat mücadelesi olarak tarihe yazılmıştı.

And dağlarından söz etmişken, bu efsane olayı atlamak olmazdı. İlginizi çekerse bu konuyu anlatan en meşhur filmlerden biri  olan Alive (Yaşamak İçin) filmini izleyebilirsiniz. imdb sayfası için (TIK).

# Editör / Gezi Hocası

LATİN AMERİKA GEZİ REHBERİ (TIKLAYIN)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir