Kapat

Acatenango Volkan Tırmanışı & Yanardağda Kamp Yapmak

Anasayfa
Orta Amerika Acatenango Volkan Tırmanışı & Yanardağda Kamp Yapmak
Guatemala Gezilecek Yerler

Kolombiya’ya geldiğimde aylardır Güney Amerika yollarında olmanın yorgunluğu vardı üzerimde. Buradan Panama’ya geçip Orta Amerika seyahatime başlamadan önce biraz  dinlenmem gerekiyordu. Medellin merkezinde bir daire kiraladım. Bir iki hafta boş boş Medellin’de takılmak istiyordum. Sonrasında Orta Amerika’ya doğru devam..

Bir gün odada dizüstü bilgisayarımı almış, internette memleketin haber sitelerine göz gezdirirken şöyle bir haber dikkatimi çekti.

“Guatemala’daki Fuego Yanardağı’nın püskürme anı havadan görüntülendi.”

Guatemala, Orta Amerika gezisinde rotamdaki ülkelerden biri olduğu için haberi merak ettim ve görüntüleri izledim. Videoda sadece filmlerden aşina olduğum, yanardağ bacasından çıkan duman görüntüleri vardı. Orta Amerika’da çok fazla sayıda volkanik bölge vardı ama tabi çoğu sönmüş yanardağlar. Aktif olanların sayısı az. Bu haberi aklımın bir köşesine kaydetmiştim. Guatemala’ya gidersek belki yakınından falan geçeriz, ilginç görüntüler görürüz belli mi olur. Fikir biraz saçma geliyordu kafama tabi ama o an Kolombiya’da bir ev kiralamış olmam ve Medellin’de deli gibi geziyor oluşum da pek akıl karı sayılmazdı aylar önceki bana göre..

Birkaç hafta Medellin’de iyice dinlenip kafama göre takıldım, tembellik ettim. Ev sahibi Julian o kadar kral adamdı ki ayrılasım gelmedi Medellin’den. Her konuda yardımsever. Sayesinde Kolombiya bizim Anadolu topraklarına döndü gözümde. O kadar rahat takıldım ki şehirde, hiç yabancılık çekmeden.

Ama yol beklemez.. Devam etmek gerek..

Kolombiya’ya dönersem yine uğrayacağım Julien’e.. Bu kadar rahat mekanı başka yerde bulamam Güney Amerika’da.. Ama önce bir Orta Amerika’nın tozunu almam lazım.

Kolombiya’dan ayrıldıktan sonra bir iki ay boyunca Orta Amerika’da sürekli kuzeye doğru yol aldım ufak ufak.. Panama, Kosta Rika, Nikaragua, Honduras, El Salvador derken Guatemala sınırından giriş yaptım. Adını bile doğru düzgün söyleyemediğim bir ülkedeydim.

İlk uğradığım şehir Antigua’ydı..

Neresi bu Antigua? Antin kuntin bir ismi olan bu şehir birkaç ay önce Medellin’de okuduğum haberde adı geçen volkanın olduğu yer. Evet.. Yol bizi buraya attı sonunda. Haber hala aklımda. Bir sorup soruşturacağım bakalım neyin nesidir bu aktif yanardağ.

Kader ağlarını örüyor..

Şehirdeki yerliler şu an Fuegeo’nun lav püskürttüğünü ve profesyonel ekipler hariç bu dağa tırmanış yapılamayacağını söylediler. “Yasak hemşehrim yasak” dediler yani. Ama Fuego’ya yapışık vaziyette bulunan bir zirve daha varmış; Acatenango. Buraya rehber eşliğinde gidilebiliyor. İki zirve arası yürünebilecek kadar yakın. O kadar iyi bir noktada yani Acatenango.

Şehir merkezindeki tur firmalarında Acatenango zirvesine çıkıldığında nasıl bir manzarayla karşılaşacağımızı gösteren bazı resimler var. Görünce biraz gaza getiriyor insanı. Kendim de reklam işiyle uğraştığım için çokta emin olamıyorum tabi. Göz boyamak için asılan resimler olma ihtimali yüksek. Her gezgin bu manzaralara şahit olabiliyor mu emin değilim. Ama konuştuğum rehberler şu an tam zamanı diyorlar. Fokur fokur kaynıyor Fuego. Onlar öyle dedikçe bende bir heyecan..

“Bir daha böyle bir fırsatı yakalayabilir miyim ki?” diyerek Acatenango tırmanışı için bir gruba yazdırıyorum kendimi. O sıralar ailemle telefonda konuşurken; “İyi vallahi ne olsun anne, geziyoruz işte” diyerek geçiştiriyorum günleri. Annemin haberi olsa muhtemelen beni magmaya kendi gömer zaten.

Fuego son yıllarda aktif şekilde lav püskürtüyor tabi ama büyük patlama yaşadığı dönemler ayrı. Eğer büyük bir patlama olursa zaten çevre civardaki köyler dahil çok can alıyor bu dağ.

Çıkıyoruz ama sıkıntı olmasın!..

Vademiz dolduysa ha Fuego kavurmuş bizi, ha Feriköy’de araba çarpmış farketmez.. (Ha araba da çarpıp, hastanelik olmuşluğum da var. O ayrı..)

Tırmanış yapacağımız gün, sabah çok erken saatlerde bir minibüs gelip alıyor beni hostelden. Ekipte yer alacak diğer arkadaşları topluyoruz tek tek. Çoğu Avrupalı, farklı ülkelerden 14 kişiyiz, 2’de rehberimiz var. Bazı ihtiyaçlar için alışverişler yapılıyor vs.. Bir saate kadar toplanma ve hazırlık işlemleri bitiyor, dağın dibindeki köye doğru yola çıkıyoruz..

Yaklaşık bir saatlik manzaralı bir yolculuktan sonra tırmanışa başlayacağımız köye geldik. Burada bir evin, bizim Anadolu’da harman dediğimiz avlusunda topladık. Kamp bölgesinde kuracağımız çadırların malzemeleri herkesin çantasına eşit şekilde dağıtıldı. Tabi yolda içeceğimiz 3-5 kilo su ve diğer malzemelerle nereden baksanız 20 kilo civarı bir çanta ağırlığı oldu kişi başı.

Çantam, büyük boy gezgin çantası. Bele iyi sarıldığı ve ağırlığı vücuda eşit dağıttığı için normal bir çanta gibi çok sıkıntı oluşturmuyor. Ama bu kadar ağırlıkla dağ tırmanışı nasıl olacak pek kestiremiyorum. Yürüyüş konusunda çok iyiyimdir, kendime güvenirim. Ayağımda terlikle günlük 40 km. güle oynaya yürüdüğümü bile biliyorum yollarda. Ama düz yol tabi bu, şu an ki tecrübeyi daha önce yaşamadım. Büyüdüğümüz köyde, askerlik yaptığımız yerlerde dağ tepe çok tırmandık ama sırtımızda 20 kilo mühimmat yoktu!

Toplandığımız harmanda herkes çantalarını hazırlayıp kahvaltılık niyetine bir şeyler atıştırırken, rehberlerde yol hakkında bilgiler veriyordu. İki rehberimiz olacak, bir tanesi önden yol gösterici şeklinde ilerlerken diğeri en arkada kalacak. Grubun arası açılırsa dağılmamamız için. Söylediklerine göre yolun ilk bir saati zemin şartları, dik olması gibi nedenlerden dolayı en zorlu kısımmış, sonrası biraz daha rahatlıyormuş.

Yürüyüş konusunda çok iddialıyım dedim ya, galiba ekipteki arkadaşlardan biri de benim gibi kendine güveniyor ki en hızlı ikimiz hazırlandık ve öndeki rehberin yanına gelip biraz muhabbet ettik.

 – Kampa ulaşmamız tahmini ne kadar sürer başkan?

 – Bu tamamen ekibin performansına bağlı. Kimi gruplar 5 saatte tırmanışı bitirebiliyor, kimisi 7-8 saati buluyor. Arayı açmamak için ne çok hızlı ne çok yavaş gideceğiz, ekip toplu hareket edecek, kimseyi geride bırakmayacağız.

O an bende nasıl bir gereksiz özgüven varsa “5 saate tırmanırız” diyorum, sıkıntı yok. Yanımdaki arkadaş da onaylıyor beni. Sanki ömrümüz dağlarda geçti. Biraz sonra başıma geleceklerden habersiz kendimi çok formda ve dinç hissediyorum. Bıraksalar çantayla beraber koşacağım dağa doğru. Bugün hala aklıma geldikçe kendime tekme tokat dalasım geliyor; o anki boş özgüvenim için.

Grubun önünde yer alacak rehberle özgüvenli iki arkadaş olarak biz çıkışa başlayacağımız patika yolun kenarındayız hemen. Biz önden giden ekip oluruz kesin, diğerleri de nasıl gelirse artık..!

Diyorum ya bıraksalar dağa koşarak çıkacağım ama yolu bilmiyorum.

Diğer arkadaşlarda yavaştan hareketlenip bize doğru gelmeye başlayınca bismillah deyip başladık yürümeye. Ben bismillah dedim de diğer arkadaşları bilmiyorum yalan olmasın. Sırt çantamdaki malzemelerin ağırlığı tahmini 20 kilo civarında. Şu an için benim hissettiğim ağırlıkta o kadar.

Dağın alt kısmı köylülerin tarım arazisi olarak kullandığı tarlalar ve bağ bahçelerle kaplı. Bunların arasında patika bir yol var. Ama bir 10 dakika kadar sonra fark ediyorum ki zeminde bir tuhaflık var. Normal toprak yol gibi değil. Sanki içerisine kömür tozu karıştırılmış gibi yumuşamış. Farklı bir toprak. Yanardağ zeminlerinin tarım arazisi olarak çok verimli olduğunu duymuştum. Ama kendisiyle yeni tanışıyoruz. Sanırım köylüler o yüzden özellikle buralara her türlü sebze meyveyi ekmişler. Toprak iyi güzel verimli ama yumuşak ve kum gibi olması yüzünden biraz batıyor. Bata çıka yürümekte normal yürüyüşe göre daha fazla efor harcamak demek. Yaklaşık 15 dakika geçtikten sonra ben bu önden gitme fikrinin çok gereksiz olduğunu anladım ve biraz yavaşlamaya başladım. Zemin zorlayacaktı beni, normal düz yolda yürümek gibi olmayacak bu iş belli ki. Üstelik dik bir tırmanış. Yarım saat kadar sonra, yolun başında havasından geçilmeyen benden pek eser kalmadı. Bıraksalar koşarak çıkacağım dağa artık özür dilercesine bakmaya başladım.

Tarlaların bittiği tepe noktada toparlanıp bi’ soluklandık hepimiz. Aşağı bakınca sanki daha yeni başlamışız gibi gözüküyordu. Hiç ilerlememişiz. Ama yarım saatte çok ciddi yorulduk. Sırtımdaki çantanın hissedilen ağırlığı 25 kilo civarına çıktı. Biraz soluklandıktan sonra tekrar yola koyulduk. O an içimdeki en büyük umut şuydu. Hani rehber demişti ya ilk bir saat zorlu geçecek. Bende bir yarım saat daha sabredersem yolun sonu bahardır düşüncesiyle ilerlemeye çalıştım. Ama zeminin batması ve çok dik olması beni fena zorlamaya başladı. Yavaş yavaş gurubun arkalarına bıraktım kendimi. Öndekiler benden genç, hiç uğraşamam onlarla gitsinler..

İlk bir saatin sonuna geldiğimizde çok yorulmuştum. Nefes alıp verirken bile zorlanıyordum. Ama benden beter durumda olanlar vardı. Yol arkadaşlarımızdan birisi kız arkadaşının çantasını da sahipleniyordu. Kız yoruldukça bir süre iki koca çantayı birden taşıyordu eleman. Tövbeler olsun.. Bir de küçük boylu minyon bir kız vardı. Bu dörtlü olarak grubun arkasına düştük. Bizden geçmiş galiba biraz. Öndekiler arayı açıyor.. Arkadan gelen rehber meğersem bizim arkamızı toplamak içinmiş yeni yeni ayıkıyorum. O geride kalan en ağır grup bizmişiz :/

İlk bir saatlik tırmanış genelde ağaçsız çıplak bir arazi yoluydu. Sonrasında ormanlık bir bölgeye girdik. Yoğun şekilde ağaç kökleri vardı yerde. Sanki çok rahat bir zeminde yürüyormuş gibi bir de bunlar çıktı başımıza.

Hani rehber demişti ya ilk bir saati atlatın gerisi düzelecek diye. Külliyen yalanmış..

Ormanın içine daldıktan sonraki ikinci saatte ben de ufak bir pişmanlık başladı. Daha en az 5 saat boyunca yürüyeceğiz. Geri dönmek için çok mu geç acaba? Bu düşünce kafamı kurcalasa da böyle bir niyetim yok. Biz bu yola kefenimizle çıktık..

İki çanta taşıyan yoldaşım, onun kız arkadaşı ve neredeyse kendisiyle eşit boyda çanta taşımak zorunda kalan minyon kardeşimizle birlik olup, birbirimizi motive ederek yola devam ettik. Ama grubun ön tarafıyla manevi olarak bağımı tamamen kopardım. Nasıl tırmanıyorlar hızlı hızlı  bunlar, bana mısın demeden. Vicdansızlar.. Arada mesafe açılıyor ama bizi beklemek zorundalar. Yok öyle..

Biz mola yerine varınca öndeki grubu çoktan oraya varmış, dinlenmiş vaziyette keyif yaparken buluyoruz. Orman içindeki ikinci mola yerinde öğle yemeği niyetine biraz sandviç tıkınıyoruz. Ben şöyle bir ayakkabılarıma baktım. Telef olmuşlar.. Binlerce kilometre tertemiz yol tepen ayakkabılar şu iki saatte hayata küsmüşler. Bu yol nasıl bitecek bilemiyorum.. Ağacın birinin dibine kıvrılıp yatasım var..

Tırmanış Ayakkabıları

Üçüncü saate giriyoruz.. Çantamın hissedilen ağırlığı 40 kilolara dayanmış durumda. Ben o güne kadar ömrümde fiziksel olarak bu kadar yorulduğum ve yıprandığım bir an hatırlamıyorum. Arka dörtlü olarak dünyayla bağımız kopmuş vaziyette. Hani arkadan gelen rehber var ya. Adam sanki tarlada yürüyor, yola yeni çıkmış gibi rahat elini kolunu sallayarak etrafını seyrediyor. İnanılır gibi değil! Tabi bu kaç yüzüncü tırmanışıdır kim bilir..  Elimde kürek olsa ağzına yüzüne vurasım var öyle sinirliyim o an yorgunluktan. Bir ön tarafta sürekli arayı açıp hızlı tırmanan gençlere, bir de bu arkadaki rehbere acayip kıl oldum. Bu nasıl rahatlık?.. Bir de o “İlk bir saati atlatın yeter” diyen öndeki rehberi dönüşte yakalarsam… birşey yapamam çünkü çok yorgunum. Herkese sinirliyim ama durmayacağım. Bu iş nefis meselesine döndü. Hani Yüzüklerin Efendisi’nde Frodo’nun yüzüğü yok etmek için Hüküm Dağı’na yaptığı tırmanışta kendinden geçmesi var ya.. Ayılmalar bayılmalar.. Çok iyi anlıyorum onu şu an. Kardeşimsin Frodo Baggins.. Sinemada sana çok sövmüştüm pısırıksın ve iradesizsin diye.. Affet..

Üçüncü saatin sonuna gelirken beklenmedik bir manzara çıktı karşımıza. Köylünün birisi atıyla beraber yolun kenarında durmuş bize bakıyor.. Yok artık..

Rehber demesin mi “Eğer çantasını taşıyamayacak olan varsa bu arkadaş ücreti karşılığında çantayı alabilir.”

Vay çakaal.. Sağlam yere dükkan açmış. Ben veremem çanta falan, dedim ya bu iş benim için büyük mesele haline geldi. Ama bizim minyon arkadaş bir durup soluklandı… Önce ata baktı.. Sonra yukarı doğru yola baktı.. “Başlarım lan böyle işe” deyip çantayı çıkardı ve ata yükledi. Bir de o rahatlıkla seri adımlarla önümüze geçip öndeki gruba doğru hızlanmasın mı! Resmen arka grupta kader birliği ettiğimiz yoldaşlardan birisinin satışına geldik. Bu kadar kolay mıydı..?

Kaldık mı arka ekipte 3 kişi..

Yaklaşık bir saat sonra tamamen şuursuz ve sağa sola yalpalayarak tırmanışı sürdürüyordum. Ortalığı yoğun bir sis kaplamaya başladı. Yağmur bulutları da peşine eklenince ufaktan çiselemeye başladı hava. Çantadan yağmurluğumu çıkartıp giydim. Sırt çantamı da kendi korumasıyla iyice sarıp sarmaladım.

Çok geçmeden öyle şiddetli bir yağmur başladı ki anlatamam. Tahmini yarım saat süren, aralıksız, şiddetli bir yağıştan sonra yağmurluğa rağmen tamamen sırılsıklam oldum. İşin kötüsü çantanın içinde profesyonel fotoğraf makinem var. Eğer makinenin kendi koruması yağmuru engellemediyse kesin ıslanmıştır.

Yağmurun azaldığı dakikalarda sis o kadar yoğunlaştı ki gözümüzün önünü göremiyorduk. Tepeden tırnağa sırılsıklam olmuş, yorgunluktan bacaklarımı hissedemez halde ve sırtımda 50-55 kilo manevi ağırlığa ulaşmış bir çantayla o an hissettiklerimin tarifi yok. Ama şöyle bir şey söyleyebilirim..

Yıllar evvelinden beri yakın dostlarım sürekli benim biraz tuhaf birisi olduğumu söyler dururlar. Ben klasik bir Anadolu ailesinde yetiştim. Kapalı kutu kendi halinde bir dünyası olan insanların ve arkadaşların arasında büyüdüm. Okul, askerlik, iş, evlilik, çocuk ve emeklilik hayalinden öte bir şeyler konuşmamız çok olası değildi bizim. Müslüm Gürses’i çok severim ama “Biz babadan böyle gördük” şarkısına uyup dümdüz yaşamak pek bana göre değildi ne bileyim. Hele bir Tekirdağlı arkadaşım var; “Nedir sendeki bu farklı olma tutkusu, bilerek yapıyorsun değil mi?” diye diye sürekli giydirirdi bana. Bunu diyen arkadaşı tanısanız gülersiniz. Orası ayrı 🙂

İşte hayatımda ilk defa o an kendimde gerçekten bir tuhaflık olduğunu düşündüm. En yakın tanıdıklarımla aramda 10 bin km. vardı. Onlar muhtemelen işten eve giderken metrobüste cep telefonundan müzik dinleyip vakit geçirmeye çalışırken, ben Guatemala’da bir dağın tepesinde yorgunluktan bayılmak üzereydim. Bir anormallik olduğu kesin.

Bu defa gerçekten bayılmak üzereyim.. Sırılsıklam olmamla her şey iyice ağırlaştı. Sis bulutunun arasından önümdeki birkaç kişinin silüetini görüyorum. Rüya değilse tabi.. Fotoğraf çekmeyi pek sevmiyorum ama o an bu yolculukta fotoğraf çekmem gereken 3-5 andan biriydi sanırım. Cep telefonumu çıkardım..

Dağ Tırmanışı

Tırmanışta yaklaşık 5 saati geride bırakırken sis bulutu dağıldı. Yağmur dindi. O sırada yol dik değil yatay olarak seyretmeye başladı. Sanırım dağın arka yamacına doğru yürümeye başlamıştık. Bildiğin yol baya düzleşmişti ve o an o kadar rahatlamıştım ki. Dünyam değişti. Çantamın ağırlığı kayboldu. Sönmek üzere olan gözümün feri canlandı tekrar. Ama bu düzlük ne kadar sürer bilemiyorum tabi. Artık ne kadar sürerse o kadar dinlenmiş olurum. Şu anda düz yolda yürümek oturup dinlenmekle eşdeğer benim için. Arkada kalan üç beş kişi olarak bu düzlük boyunca biraz sohbet ederek kendimizi geldik iyice. Yarım saati geçkin bir süre bu şekilde yol alınca sakinleştim, dinginleştim. Öyle ya da böyle bu yol bitecekti artık. Zirveye ulaşacaktık.

Düzlük kesim bittiğinde kayalık bir bölüme geldik. Yukarı doğru bir baktım ki ne göreyim! Kayaların hemen üzerinde bizim ön grup çadır malzemelerini çıkartıp rehberlerle çadır kurma girişimine başlamışlar. Yolun sonu gözüktü.. Ama hava fena esiyor, kara bulutlar dönüyor.. Sis başladı tekrar. Karşı tarafta bırakın Fuego’yu hiçbir şey gözükmüyor. Ben kamp alanını görmenin verdiği gazla son bir atılım yapıp o kayalık bölümü ellerimle kendimi çeke çeke hızlıca tırmandım. Kamp alanına gelince rehberler hızlı hareket etmemiz gerektiğini, fırtına çıkacağını söylediler. Sırılsıklam ve yorgun olduğumuz için, herkes kamp alanına gidip ateş başında ısınırız diye hayal ediyordu. 

Hepimiz toplu şekilde hızlıca çadırları kurmaya başladık. Rüzgar iyice şiddetlendi. Çadırların kurulumu bitmeye yakın bir ara kara bulutların arasından Fuego’nun zirvesi gözüktü ve ucundan büyük bir duman yükseldi. Çok kısa bir andı. Ne olduğunu bile tam anlayamadık. Sonra tekrar her yer kapandı. Çadırları kurduktan sonra herkes üçerli beşerli daldı içlerine. Fırtına çadırı iyice sarsmaya başladı. Ateş yakamadık!

Uyku tulumlarımızı çıkartıp içine girdik. Islak kıyafetlerle o soğukta uyku tulumun içinde sudan çıkmış balık gibi çırpınıyordum. Bir de soğuktan ellerimi falan dışarı çıkartmayınca görüntü olarak da baya balık gibiydim zaten. Dışarıdan kendimi görsem, çok gülerdim herhalde.

Hava kararmaya başladı, fırtına şiddetliydi. Biz dört kişi sohbet ediyorduk ama biraz da endişeliydik. Bu kadar yolu ne zorluklarla geldik, yanardağı göremeden geri mi dönecektik acaba? Şehirdeki fotoğraflarda harika manzaralar gösteriyorlardı. Ne umduk ne bulduk!.

Ama dur bakalım daha, çıkmayan candan ümit kesilmez..

Fırtınanın ve gök gürültüsünün sesi yanardağın patlama sesiyle birbirine karıştığı için sesleri çok ayırt edemiyorduk. Ama etraf çok gürültülüydü orası kesin. Beklemekten başka çaremiz kalmayınca hepimiz muhabbet arasında biraz uyumaya çalıştık. O haldeyken uyumak ne mümkün ama dinlendik en azından.

Aradan birkaç saat geçince ortalık sanki durulmaya başladı. Dışarı hiç bakmadığımız için ne olup bittiğini bilmiyoruz tabi. Gök gürültüsü sesi kesilmişti. Çadır dışında konuşma sesleri duyunca birilerinin dışarı çıktığını fark edip çadırı aralardık ve biz de dışarı çıktık. Güneş gitmiş, hava tamamen kararmıştı. Bizim rehberlerde ateş yakmak için çadırların kenarında odunlarla uğraşıyorlardı. O tarafa geçip biz de yardım etmeye başladık. Birkaç dakika sonra hayatımın en büyük şoklarından birini yaşadım. Büyük bir gürültüyle Fuego’nun patlama sesi ortalığı ayağa kaldırdı. Gök gürültüsü kesildiği için bu kez kendisini net şekilde gösterdi heybetli dağ. Lavların püskürmesiyle ortalık aydınlanmıştı. Ağzımız açık şekilde o yöne bakakaldık. Rehberler hiç oralı olmadan ateşi yaktılar, alışmışlar tabi. Biz ilk şaşkınlığı atlatınca ateşin başına toplandık. Kurumamız lazım. Herkes gömüldü iyice alevlerin başına. Fuego her 10 dakika da bir büyük gürültüyle alevler saçmaya başladı etrafa. İnanılmaz bir görüntü. Aramızda üç beş kilometre var yok.

Fotoğrafını çekmem gereken nadir anlardan biri gelmişti. Üstümün kurumasını bile beklemeden yağmurdan kurtulmayı başarmış makinemi kaptım çantadan.. Fuego’yla ilk tanışma anımızı ölümsüzleştirdim.

Fuego Volkan Patlaması

Hani tefekkür edilen anlar vardır ya.. Yaratılan şeyleri düşünüp yaratıcının kudretini anlamaya çalışırsın. Bu ateş püsküren dağın heybeti karşısında tam anlamıyla dizlerimin bağı çözüldü.. Tefekkürün dibini gördüm diyebilirim. Taşları eriten bu dağın karşısından insanoğlu karıncadan farksız.. 

Bütün yol çilesi unutuldu..

Ateşin başında uzun bir süre bu manzarayı seyrettik hep beraber. Yol yorgunluğu, fırtına, yanardağ falan derken ekiptekilerle doğru düzgün muhabbet ortamı bulamamıştık. Yolun başlarında o hızlı giden tayfaya çok ayar olmuştum ama sakinleşince sinirim geçti. Zaten kalabalıklar, fena dayak yerim boşver..

Üstümüz başımız kurudu, yemekler hazırlandı, lavlar eşliğinde çok romantik bir ortamda akşam yemeği, sohbet muhabbet.. Bazen sohbet koyulaşınca yanardağ seslerini bile duymaz olduk..

“Fuego bi’ dur Allah’ını seversen zaten ortalık karışık..”

Bir de bizim grup aşırı kozmopolit.. Almanya, Norveç, Finlandiya, İsrail… her memleketten insan var. Saatler süren bir sohbetten sonra yorgun düşenler gidip yatmaya başladı. Gün doğumundan önce kalkıp dağın zirvesine bir buçuk saat kadar daha bir tırmanış  yapacağız. Zirveyi görüp, gün doğumunu izleyip tekrar kamp alanına inme niyetindeyiz.

Biz birkaç kişi biraz daha ateş başında oturduktan sonra çadırlara geçtik. Zaten üç beş saatlik bir uyku uyur muyuz, uyumaz mıyız çok önemli değil. Ama dinlenmemiz lazım. Fuego’nun sesi eşliğinde geceyi uyku tulumlarının içinde yarı uyur yarı uyanık vaziyette geçirdik.

Sabaha karşı saat 3-4 gibi toparlanıp yola çıkmak için hazırlandık. Kamp ile zirve arası süre olarak kısa ama geldiğimiz yoldan çok daha dik bir alan. Ben artık akıllandığım için rehber arkadaşa baştan söyledim. “Hiç beni beklemeyin.. Ben ağır ağır kafama göre çıkacağım.” Zaten yol çok uzun değil kaybolmam. Tabi ortalık zifiri karanlık bu arada.

İlk yolculuk kadar olmasa da yine çok yorucu bir tırmanış başladı. El fenerimle tek başıma yolumu ararken, dağın başka bir bölgesinde kamp yapan ve şu an zirveye tırmanan farklı bir grupla karşılaştım. Onların da ışıklarıyla biraz daha rahat şekilde yol almaya başladık. Zirveye yaklaşırken ve ufaktan hava aydınlanmaya başlamışken tekrar yoğun bir sis çöktü. Zirveye geldiğimde ekibin büyük bir kısmı yukarıdaydı. Geri kalanlarda biraz sonra yanımıza ulaştılar. O an herkeste çok ciddi bir mutluluk hakimdi. Herkes birbirine sarılıp tebrik etti.

Ben dağcı değilim, dağcılık sporu yapanlarla herhangi bir bağım yada dağcılık sporuna pek ilgim de olmadı. Ama zirveye ulaşıldığında yaşanan başarı duygusunu hissedince dağcıların hissiyatını çok minik de olsa anladım. Sanırım herkes o duyguyu hissetti ki zirveye varan bütün ekip birbiriyle “başardık” kucaklaşması yaptı. Fuego ile tanışmanın dışında bu da gerçekten özel bir duyguydu. Ama bu yaştan sonra dağcı falan olamam kimse kusura bakmasın.

Güneş yavaş yavaş ortalığı aydınlatmaya başladı fakat maalesef bu sefer şansımız yaver gitmedi. Çünkü ne kadar beklesek de sis dağılmadı. Müthiş bir soğuk, şiddetli bir rüzgar vardı. Fotoğraflardan burada çok iyi  bir zirve manzarası gözüküyordu ama bize kısmet olmadı o manzarayı görmek. Güneş iyice yükselince sisin dağılmasını beklemekten vazgeçip geriye doğru inmeye başladık.

Kamp alanına geldiğimizde hava durumu düzeldi. Güneş ısıtmaya başlamıştı ve ortalık tamamen açılmıştı. Fuego’nun dumanı üzerinde tütüyordu. Lavlar gözükmüyor ama kuvetli sesler çıkartamaya devam ediyordu. Canını yediğim.. O kadar güzel ki..

Guatemala Fuego Volkanı

Rehberlerden biri ateş başında birkaç kalıp çikolata çıkardı ve tencereye kırıp eritmeye başladı. “Siz şöyle sıcak bir çikolatayı hak ettiniz gençler” diyip herkese ikram etti. Çikolataları içip ateş başında biraz ısındıktan sonra yavaştan çadırları söküp toparlandık.

Geriye iniş öncesi hatıra fotoğrafları çekildi. Fuego’yla vedalaşıldı ve yola koyulduk.

İniş çok zor olmaz herhalde diye düşünsek de müthiş kas ağrıları ve yorgunluktan dolayı tahmin ettiğimizden biraz daha zor oldu. Çünkü çok dik bir patikadan inince kasları ister istemez tekrar zorluyorsunuz. Ama çıkış macerasının yanında esamesi bile okunamaz tabi.

Sanırım iniş 2-3 saat kadar sürdü. Başladığımız köye inince minibüslerimiz oradaydı. Çadır malzemelerini köy evine bırakıp hiç vakit kaybetmeden minibüslere doluştuk. Herkes hızlıca kendini önce hostele sonra da sıcak suyun altına atmayı planlıyordu.

Daha birkaç ay önce Kolombiya’da, haberlerde karşılaştığım zirveye gelmiş, tırmanmış ve geri dönüş yoluna geçmiştim. Kolombiya’ya geri dönüp Julien’e anlatacaktım bunu..

Acatenango’ya son bir bakış atıp yola koyulduk.

Acatenango tırmanışından döndükten sonra 2 gün boyunca hamlıktan doğru düzgün hareket edemedim. Hele ilk gün hosteldeki merdivenleri inip mutfağa gitmek tam bir zulümdü benim için. Böyle bir hamlama çeşidi yok. Bir basamaktan diğerine ayağımı kaldıramıyorum. Ama geçer dedim.. Ne olacak.. Yine olsa yine çıkarım. Hatta bir gün belki bana sürekli laf eden Tekirdağlı hayal fukarası arkadaşımı alır onunla beraber giderim belli olmaz. Gözü gönlü açılır..

GUATEMALA GEZİ REHBERİ (TIKLAYIN)

# Editör / Gezi Hocası

Guatemala Gezi Turları

Guatemala / Antigua Gezi Notları

  • Fuego İspanyolca ‘ateş’ anlamına geliyor.
  • Birbirine yapışık vaziyette bulunan Acatenango ve Fuego volkanları Guatemala’nın Antigua şehrinin yaklaşık 20 km. kadar batısında bulunuyor.
  • Fuego Yanardağı’nın yüksekliği 3763 metre, Acatenango Yanardağı’nın zirvesi ise 3976 metre.
  • Fuego Volkanı (Volcan de Fuego) son 15 – 20 yıldır ciddi şekilde volkanik faaliyetlerini artırmaya başladı. En son 3 Haziran 2018’de yaşanan patlamada yüzlerce insan ya hayatını kaybetti ya da yaralandı. Bu 1974 yılından bu yana yaşanan en büyük patlamaydı.
  • Acatenango ve Fuego yanardağlarının birlikte oluşturduğu bölgeye La Horqueta deniliyor.
  • Bu iki dağa yakın bir noktada, başka bir aktif yanardağ olan Pacaya Yanardağı (Volcan Pacaya) bulunuyor. O dağa da tırmanış yapılabiliyor.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir